
Bize Her Yol Ankara…
Bazı şehirler vardır; insan oraya yalnızca gitmez, oraya bir şeyler söylemeye gider.Ankara da böyledir.Yolların üzerinde yalnızca asfalt, tabelalar, kavşaklar yoktur Ankara’ya giderken. Bir milletin hafızası vardır o yollarda. Cepte taşınan bir kimlik, göğüste taşınan bir bayrak, kalpte taşınan bir
Bazı şehirler vardır; insan oraya yalnızca gitmez, oraya bir şeyler söylemeye gider.
Ankara da böyledir.
Yolların üzerinde yalnızca asfalt, tabelalar, kavşaklar yoktur Ankara’ya giderken. Bir milletin hafızası vardır o yollarda. Cepte taşınan bir kimlik, göğüste taşınan bir bayrak, kalpte taşınan bir vatan vardır.
Bize her yol Ankara…
Ama hangi Ankara?
Meclis’in kubbesinin altında konuşulan Ankara mı?
Bakanlıkların koridorlarında dolaşan Ankara mı?
Siyasetçilerin kürsülerinden yükselen sözlerin Ankara’sı mı?
Yoksa sabahın erken saatinde çocuğunu okula gönderen annenin, işe yetişmeye çalışan işçinin, emeklisinin hesabını yapan babanın, üniversiteye girmek için gecesini gündüzüne katan gencin Ankara’sı mı?
Asıl Ankara, galiba hepsinin ortasında duruyor.
Çünkü devlet dediğimiz şey sadece binalardan ibaret değildir.
Devlet, insanın kendisini güvende hissettiği yerdir.
Adaletin kapısını çaldığında kapının yüzüne kapanmadığı yerdir.
Bir vatandaşın derdini anlatırken karşısında makam değil, insan bulabildiği yerdir.
Bayrak, yalnızca göndere çekilmiş bir kumaş değildir.
Bayrak; aynı toprağın üzerinde yaşayan insanların birbirine verdiği sözdür.
“Sen varsın, ben varım; senin acın benim acımdır” diyebilmektir.
Bu yüzden siyasetin en büyük imtihanı iktidar olmak değil, insanı unutmamaktır.
Gün gelir seçimler gelir, sandıklar kurulur, afişler asılır, meydanlar dolar.
Sonra bütün bunlar geçer.
Afişler sökülür.
Sloganlar unutulur.
Kürsüler boşalır.
Fakat geriye bir şey kalır:
İnsanın devlete ve birbirine duyduğu güven.
İşte asıl mesele budur.
Çünkü güven kırıldığında yalnızca siyaset kaybetmez; toplumun ruhu yorulur.
Bugün ülkenin hangi köşesine bakarsak bakalım aynı soruyla karşılaşıyoruz:
Birbirimize yeniden nasıl güveneceğiz?
Belki cevabı Ankara'nın yüksek binalarında değil, insanın kendi vicdanında aramak gerekiyor.
Nefsini terbiye etmeden dünyayı düzeltmeye çalışan insan, başkasının kusurunu büyütürken kendi kusurunu göremez.
Siyaset de biraz böyledir.
Kendini kusursuz gören siyaset, zamanla halkın sesini duyamaz.
Oysa iktidarın da muhalefetin de, zenginin de fakirin de, doğulunun da batılının da, yaşlının da gencin de üzerinde birleşmesi gereken bir yer vardır:
Vatan.
Vatan, siyasi bir slogan değildir.
Vatan; mezarlıkta yatan dedemizdir.
Vatan; okulun bahçesinde bayrağa bakan çocuktur.
Vatan; askere uğurlanan oğlunun arkasından sessizce dua eden annedir.
Vatan; depremde yıkılan evinin başında kalan insanın gözyaşıdır.
Vatan; sabah ezanıyla açılan dükkân, akşam evine ekmek götürmeye çalışan işçi, tarlasına giden çiftçi, hastasının başında bekleyen evlattır.
Ve bayrak…
Bayrak, hepimizin üzerine düşen aynı gölgedir.
O gölgenin altında kimsenin birbirine üstünlüğü yoktur.
Çünkü ölüm geldiğinde makamın da koltuğun da servetin de anlamı kalmaz.
İnsan, toprağa aynı sessizlikle döner.
Belki de siyasetin unutmaması gereken en büyük gerçek budur.
Hepimiz fânîyiz.
Makamlar geçici, insanlar misafir, dünya emanettir.
Mevlânâ'nın insanı kendisine döndüren çağrısı burada yeniden anlam kazanır:
İnsan dışarıda aradığı hakikati biraz da kendi içinde aramalıdır.
Ankara’ya giden yollar çoktur.
Kimimiz Kayseri’den çıkarız, kimimiz İstanbul’dan, kimimiz Diyarbakır’dan, kimimiz Trabzon’dan…
Ama yolların sonunda aynı soruyla karşılaşırız:
“Bu ülke için ne yaptın?”
İşte o sorunun cevabı sadece siyasetçinin vereceği bir cevap değildir.
Hepimizin vereceği cevaptır.
Çünkü vatanı yalnızca yönetenler değil, yaşayanlar da kurar.
Bir öğretmenin sınıfta söylediği güzel bir sözle…
Bir doktorun hastasına gösterdiği merhametle…
Bir esnafın yetimin başını okşamasıyla…
Bir gencin ülkesinden umudunu kesmemesiyle…
Bir annenin duasıyla…
Bir babanın alın teriyle…
Bir insanın diğerine “Sen yalnız değilsin” demesiyle…
Devlet biraz da böyle büyür.
Ankara’ya bakarken yalnızca Meclis'i değil, milletin kendisini görmek gerekir.
Çünkü Ankara'nın gerçek sahibi, makam odalarında oturanlar değil; bu ülkenin sokaklarında yaşayan milyonlarca insandır.
Siyaset gelip geçer.
İnsan kalır.
Bayrak kalır.
Vatan kalır.
Ve geriye, insanın vicdanında bıraktığı iz kalır.
Bize her yol Ankara…
Belki de mesele Ankara’ya ulaşmak değil.
Ankara’ya giderken insanlığımızı kaybetmemektir.
Çünkü yolların hepsi Ankara’ya çıkabilir.
Ama insanın yolu, sonunda yine kendi vicdanına çıkar.
Ve o yolun tabelasında tek bir kelime vardır:
Vatan.





