
BİLMEK ve İNANMAK…
Geçtiğimiz gün elime bir kitap geçti…
Geçtiğimiz gün elime bir kitap geçti…
Önce kapağına baktım.
Hatta uzun uzun baktım desem daha doğru olur.
Bazen kitabı açmadan önce kapağındaki bir kelime insanı içeriye davet eder ya, bunda iki kelime birden yaptı bunu.
BİLMEK ve İNANMAK…
Üzeyr Akçadağ kaleme almış.
İsmi takıldı önce zihnime.
Sonra kendi kendime;
“İçinde ne ola ki?” dedim.
Çünkü bilmek başka şey…
İnanmak başka şey…
İnsan bildiğine inanır mı, inandığını gerçekten bilir mi, yoksa yıllarca kendisine anlatılanları doğru kabul edip bunun adına inanmak mı der?
Aslında kitabı açmadan önce sadece ismi bile insanı böyle bir muhasebenin içerisine sokuyor.
Sonra başladım sayfalarını çevirmeye.
Bir sayfa…
Bir başka sayfa…
Namaz var.
Cuma var.
Cemaat var.
Kaza namazı var.
Aile var.
Kadın ve aile hukuku var.
Faiz var.
Kader var.
Müslüman ve mümin kavramları var.
Ve meseleler yalnızca yazarın birkaç cümlelik kanaatiyle bırakılmamış.
Ayet konulmuş.
Hadis konulmuş.
Kaynak gösterilmiş.
Farklı görüşlerin bulunduğu yerlerde bunlara da değinilmiş.
İşte benim dikkatimi çeken tarafı tam olarak burası oldu.
Çünkü din konusunda çok kolay konuşuyoruz.
Hepimiz…
Ben de dahil.
Bir yerden bir şey duyuyoruz, yıllarca doğru biliyoruz.
Babamızdan duyuyoruz…
Dedemizden duyuyoruz…
Bir hocadan dinliyoruz…
Bir arkadaşımız anlatıyor…
Şimdi bunların üzerine bir de sosyal medya çıktı.
Otuz saniyelik videolardan din öğrenmeye başladık.
Birisi çıkıyor;
“Bu haramdır.” diyor.
Öteki;
“Hayır, değildir.” diyor.
Bir başkası ayet paylaşıyor fakat öncesi yok, sonrası yok, hangi mesele üzerine indiği yok.
Hadis paylaşılıyor, kaynağına bakılmıyor.
Sonunda herkesin dini bilgisi var ama kimsenin dönüp “Bunun kaynağı nedir?” diye sormaya mecali kalmıyor.
Ben işte tam burada duruyorum.
Çünkü inanmak kıymetlidir ama neye ve neden inandığını bilmek de en az onun kadar kıymetlidir.
Üzeyr Akçadağ'ın kitabını karıştırırken mesela kader meselesine rastlıyorum.
Hepimizin hayatında kullandığı bir kelime…
“Kader.”
Olmadı, kader…
Başımıza geldi, kader…
Evlendik, kader…
Ayrıldık, kader…
Kazandık, kader…
Kaybettik, kader…
Peki insanın iradesi nerede?
Tercihi nerede?
Sorumluluğu nerede?
Kitap tam burada meseleyi açmaya, ayet ve hadisler üzerinden kader ile insan iradesi arasındaki çizgiyi anlatmaya çalışıyor.
Başka bir sayfaya geçiyorum.
Faiz…
Bugün ekonominin, ticaretin, borçlanmanın, taksitlerin, bankaların hayatımızın neredeyse her tarafına girdiği bir dönemde üzerinde en fazla konuştuğumuz ama belki de kavramlarını en az bildiğimiz meselelerden birisi.
Yazar orada da “Faiz haramdır” deyip noktayı koymuyor.
“Faiz nedir?” sorusundan başlıyor.
Çünkü bir şey hakkında hüküm vermeden önce onun ne olduğunu bilmek gerekiyor.
Bir başka sayfada aile…
Bir başka yerde namaz…
Cuma…
Teravih…
Cemaat…
Mümin ile Müslüman arasındaki kavram tartışması…
Bütün bunları gördükçe kitabın adının neden BİLMEK ve İNANMAK olduğunu biraz daha iyi anladım.
Çünkü mesele yalnızca ibadet etmek değil.
Neden yaptığını bilmek.
Mesele yalnızca “haram” demek değil.
Neden haram olduğunu araştırmak.
Mesele yalnızca “sünnet” demek değil.
Kaynağını görmek.
Mesele bir ayeti ezberlemek değil.
O ayetin ne söylediğini, hangi mesele içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini anlamaya çalışmak.
Ben geçmişte buradan, bu köşeden bazı meseleleri yazarken zaman zaman ayet ve hadisler üzerinden düşüncelerimi anlatmaya çalıştım.
Bunu özellikle yaptım.
Çünkü din konusunda benim ne düşündüğümden önce kaynağın ne söylediği önemlidir.
Ben gazeteciyim.
Yazarım.
Düşünürüm.
Yorumlarım.
Yanılabilirim de…
Ama ayet benim fikrim değildir.
Hadis benim cümlem değildir.
Dolayısıyla dini bir mesele konuşuyorsak önce kaynağa bakmak, sonra söz söylemek gerektiğine inanırım.
Fakat burada önemli bir hususu da unutmamak gerekiyor.
Ayet ve hadis okumak da tek başına yetmez.
Anlamak gerekiyor.
Hangi şartlarda söylendiğini, neyi anlattığını, âlimlerin nasıl değerlendirdiğini, farklı görüşler varsa bunların neden ortaya çıktığını da araştırmak gerekiyor.
Çünkü bazen insan bir ayeti okuyup kendi düşüncesine delil aramaya başlayabilir.
Oysa olması gereken bunun tam tersidir.
Önce hükmü verip sonra ayet aramak değil…
Önce kaynağa bakıp sonra hükmümüzü gözden geçirmek.
Aradaki fark çok büyük.
Belki de çağımızın en büyük problemlerinden birisi burada.
Çok şey biliyoruz ama bildiklerimizin ne kadarının gerçekten bilgi olduğunu bilmiyoruz.
Bilgiye ulaşmak tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar kolay olmadı.
Bir telefon ekranından Kur'an'ın mealine de ulaşıyoruz, hadis külliyatlarına da, tefsirlere de, yüzlerce yıllık eserlere de…
Ama bilgi çoğaldıkça hikmet aynı ölçüde çoğalmıyor.
İşte o yüzden hâlâ kitaba ihtiyacımız var.
Hâlâ okumaya ihtiyacımız var.
Hâlâ bir sayfanın başında durup düşünmeye ihtiyacımız var.
Ve galiba en fazla da;
“Ben bunu gerçekten biliyor muyum?” diye kendimize sormaya ihtiyacımız var.
Ben Düşünen ADAM meselesine de biraz böyle bakıyorum.
Düşünen adam her şeyi bilen adam değildir.
Tam tersine…
Bilmediğini fark edebilen adamdır.
Kendisine öğretilen her şeyi sorgusuz sualsiz tekrar etmek yerine kaynağına bakabilen, yanlış bildiğini gördüğünde doğrusunu kabul etmekten çekinmeyen adamdır.
Çünkü düşünmek imanın karşısında değildir.
Bilmek de inanmanın düşmanı değildir.
Doğru bilgi insanı hakikatten uzaklaştırmaz.
Tam tersine hakikatin kapısını biraz daha aralar.
Bu nedenle Üzeyr Akçadağ'ın BİLMEK ve İNANMAK kitabını yalnızca dini meseleleri anlatan bir çalışma olarak görmedim.
Ben biraz da “bildiğini zannettiğin şeyleri yeniden düşün” çağrısı gördüm içerisinde.
Elbette her kitap gibi okunur, değerlendirilir, kaynaklarına bakılır, üzerinde düşünülür. Katıldığınız yerler de olabilir, farklı düşündüğünüz meseleler de…
Ama zaten okumak dediğimiz şey yazılan her cümlenin altına kayıtsız şartsız imza atmak değildir ki.
Okumak bazen itiraz etmektir.
Bazen araştırmaktır.
Bazen başka bir kitabı açmaktır.
Bazen yıllardır doğru bildiğiniz bir şeyin aslında hiç de öyle olmadığını görmektir.
Ve bazen bir kitabın tek bir sayfası insanı başka on kitabın peşine düşürür.
Benim kitapla ilgili ilk kanaatim şu:
Kitap ehli okumalı.
Özellikle dinî meseleler üzerine düşünen, günlük hayatında karşılaştığı konuların ayet, hadis ve İslamî kaynaklardaki karşılığını merak edenler sayfalarını çevirmeli.
Çünkü bazı kitaplar size cevap verir.
Bazıları ise soru sordurur.
Bence iyi kitap biraz da ikincisidir.
Ben kapağı kapattığımda yine aynı iki kelime kaldı önümde:
BİLMEK ve İNANMAK…
Sonra üçüncüsünü yine ben ekledim:
DÜŞÜNMEK…
Bilmeden inanmak insanı ezbere götürebilir.
İnandığını hiç sorgulamamak alışkanlığa dönüştürebilir.
Bilmek fakat inanmamak ise insanı hakikatin kapısında bırakabilir.
Belki yapılması gereken;
Okumak…
Bilmek…
Düşünmek…
Ve inanmak…
Gerisi insanın kendisiyle, vicdanıyla ve Rabbiyle arasındaki o uzun yolculuk…
Düşünen ADAM'ın işi de zaten biraz bu değil mi?


