
Belki mesele ölmek değil
Bazı cümleler vardır, ilk okuduğunuzda üzerinde fazla durmazsınız ama sonra hiç beklemediğiniz bir anda yeniden aklınıza gelir ve bu defa kelimeleri değil, o kelimelerin arkasında saklanan manayı düşünmeye başlarsınız.
Bazı cümleler vardır, ilk okuduğunuzda üzerinde fazla durmazsınız ama sonra hiç beklemediğiniz bir anda yeniden aklınıza gelir ve bu defa kelimeleri değil, o kelimelerin arkasında saklanan manayı düşünmeye başlarsınız.
“Yaprak sıkılmıştı ağaçtan, bahaneydi sonbahar…”
Ben bu cümlede sonbaharı değil, insanı gördüm.
Çünkü insan da hayatının büyük bölümünü birtakım bahanelerin arkasına saklanarak geçiriyor. Yoruluyoruz, zamandan biliyoruz. Kırılıyoruz, insanlardan biliyoruz. İçimiz daralıyor, hayatın telaşından diyoruz. Gecenin bir vaktinde herkes uyuduktan sonra içimize çöken o tarifsiz yalnızlığı bile dünyanın yüküne bağlıyoruz.
Oysa belki de yorulan bedenimiz değil, ruhumuzdur.
Belki ruhumuz, kendisini yaratandan bu kadar uzak yaşamaktan yorulmuştur.
İnsan bunu kolay kolay kendisine itiraf edemiyor.
Çünkü dünyaya dair her şeyimiz çoğaldıkça huzurumuzun da çoğalacağını zannettik. Daha iyi evlerimiz, daha güzel arabalarımız, daha kalabalık sofralarımız, daha çok tanıyanımız, daha fazla imkânımız olduğunda içimizdeki o eksik tarafın tamamlanacağını düşündük.
Olmadı.
Olmayacak da.
Çünkü dünyalıkla doldurmaya çalıştığımız yer dünyaya ait değildi.
Ruhun açlığını sofrayla, kalbin yalnızlığını kalabalıkla, vicdanın sızısını parayla susturmanın mümkün olmadığını insan biraz yaşayınca anlıyor.
Asıl mesele de burada başlıyor zaten.
Biz Allah'ın verdiği ömrü yaşarken, ömrün sahibini hayatımızın neresine koyduğumuzu pek düşünmüyoruz.
Sabah gözümüzü açtığımızda kalbimizin yeniden atıyor olmasını sıradan kabul ediyoruz. Akşam evimize dönebilmiş olmayı kendi başarımız sanıyoruz. Sofraya oturduğumuzda önümüzdeki nimetin nereden geldiğini unutuyor, başımıza küçük bir sıkıntı geldiğinde ise hemen gökyüzüne dönüp “Neden ben?” diye sorabiliyoruz.
Nimet gelirken sahibini unutuyor, imtihan gelince sahibini hatırlıyoruz.
Belki insanın en büyük yanılgısı budur.
Allah'ı yalnızca dara düştüğünde hatırlamak…
Sonra hayat devam ediyor.
Bir gün bir telefon geliyor ve çok iyi tanıdığımız birinin öldüğünü öğreniyoruz. Daha birkaç gün önce konuştuğumuz, belki birlikte güldüğümüz, gelecek haftaya dair planlarından bahseden bir insanın artık olmadığını söylüyorlar.
Bir anda bütün hesaplarımız küçülüyor.
O güne kadar büyüttüğümüz meselelerin aslında ne kadar küçük olduğunu fark ediyoruz. Kime kızmışız, kiminle küsmüşüz, hangi makamın peşinden koşmuşuz, hangi parayı kazanamadığımız için üzülmüşüz; hepsi birkaç dakikalığına anlamsızlaşıyor.
Cenazenin ardından “Allah rahmet eylesin” diyoruz.
Sonra mezarlığa gidiyoruz.
Toprağın üzerine birkaç kürek daha toprak atılıyor ve biraz önce ismiyle, mesleğiyle, makamıyla, ailesiyle, hatıralarıyla koskoca bir hayat olan insan artık bir mezar taşıyla tarif edilmeye başlanıyor.
İşte orada insanın aklına gelmesi gereken bir hakikat var..
Bir gün buraya bizi de getirecekler.
Fakat gariptir, mezarlıktan çıkarken bunu da unutuyoruz.
Arabamıza biniyoruz, telefonumuza bakıyoruz, yarım kalan işlerimize dönüyoruz ve dünya yeniden bizi içine çekiyor.
Sanki biraz önce toprağa verdiğimiz insan başka bir dünyanın insanıymış gibi yaşamaya devam ediyoruz.
Belki de dünyanın en büyük mahareti budur; insana öleceğini bildiği hâlde hiç ölmeyecekmiş gibi yaşatabilmesi.
İşte bu yüzden sonbaharı seviyorum.
Çünkü sonbaharın insana söylediği bir şey var.
Hiçbir şey burada kalıcı değil.
Baharın bütün ihtişamıyla açan yaprakları, yaz boyunca gölgesinde insanları dinlendiren dalları düşünün. Birkaç ay önce yemyeşil olan o ağaç, vakti geldiğinde elindekileri birer birer bırakıyor.
İtiraz etmiyor.
Pazarlık yapmıyor.
Biraz daha kalmak istemiyor.
Vakti geldiğinde teslim oluyor.
Belki bizim öğrenemediğimiz şey tam da budur..
TESLİMİYET... Teslim olmak..
Biz bırakmayı bilmiyoruz.
Dünyayı bırakamıyoruz, makamı bırakamıyoruz, parayı bırakamıyoruz, haklı olduğumuzu düşündüğümüz meseleleri bırakamıyoruz. Bazen yıllarca bir insana duyduğumuz öfkeyi taşıyor, bazen kırdığımız bir kalpten özür dilemeyi gururumuza yediremiyor, bazen de “Bir gün yaparım” diyerek Rabbimize karşı olan borcumuzu sürekli başka bir zamana erteliyoruz.
Fakat kim söyledi bize başka bir zamanımız olduğunu?
Kaç sabahımız kaldığını biliyor muyuz?
Kaç cuma daha göreceğimizi, kaç Ramazan'a ulaşacağımızı, kaç kere daha annemizin veya babamızın sesini duyacağımızı biliyor muyuz?
Bilmiyoruz.
Ama bilmediğimiz bir ömrün üzerine hiç bitmeyecekmiş gibi hesaplar kuruyoruz.
İnsan burada biraz durup kendisine bakmalı.
Ben neyin peşindeyim?
Bütün bu koşuşturmanın sonunda nereye varmak istiyorum?
Allah'ın huzuruna çıktığımda bugün uğruna kalp kırdığım şeylerin hangisini yanımda götürebileceğim?
Belki de Düşünen Adam olmak biraz da budur.
Herkes dünyayı konuşurken insanın kendi sonunu düşünmesi, herkes kazandıklarını hesaplarken insanın kaybettiklerine bakması, aynaya baktığında yalnızca yüzündeki yaşlanmayı değil, ruhundaki eksilmeyi de görebilmesi…
Çünkü yaşlanmak saçların beyazlaması değildir yalnızca.
İnsan bazen Allah'tan uzaklaştıkça da yaşlanır.
Kalbi katılaşır, merhameti azalır, gözleri artık kolay kolay yaşarmaz, bir yetimin başını okşarken eskisi gibi içi titremez, ezan okunurken yaptığı işi bırakmak ağır gelmeye başlar.
İşte ben bundan korkuyorum.
Ölümden önce kalbin ölmesinden…
Secdeye varmadan alnın, dua etmeden ellerin, tövbe etmeden dilin alışkanlıklarının esiri olmasından korkuyorum.
Çünkü insanın Allah'a dönebilmesi için illa başına büyük bir felaket gelmesi gerekmemeli.
Bir yaprağın düşmesi de yetmeli.
Bir ezan sesi de yetmeli.
Annemizin yüzündeki bir çizgiye bakmak, yürürken biraz daha yavaşladığını görmek, çocuklarımızın büyüdüğünü fark etmek de yetmeli.
Bunların hepsi aslında bize aynı şeyi söylüyor..
Vakit geçiyor.
Ve geçen yalnızca vakit değil.
Biz geçiyoruz.
Dünya yerinde duruyor gibi görünüyor ama aslında üzerinden geçen biziz.
Birileri bizden önce geçti, biz şimdi onların bıraktığı yerlerden geçiyoruz; yarın da başkaları bizim bugün çok önemli zannettiğimiz sokaklardan, odalardan, makamlardan geçecek.
Belki ismimizi hatırlayacaklar.
Belki hiç hatırlamayacaklar.
Fakat Allah unutmayacak.
İşte insanın tesellisi de korkusu da burada olmalı.
İnsanların unuttuğunu Allah unutmaz.
Kimsenin görmediği iyiliği de bilir, kimsenin duymadığı kötülüğü de.
Gece herkes uyuduğunda dökülen gözyaşını da bilir, kimseye anlatamadığımız pişmanlığı da.
Belki yıllardır içimizde taşıdığımız ve bir türlü söyleyemediğimiz o “Allah'ım, beni affet” cümlesini de bekliyordur.
Bilemiyoruz.
Ama şunu biliyoruz:
Kapı hâlâ açık.
Çünkü nefes hâlâ içimizde.
Belki bugün bize verilen en büyük müjde budur.
Henüz yaprak düşmedi.
Hâlâ daldayız.
Hâlâ kırdığımız bir kalbi onarabilir, hâlâ helallik isteyebilir, hâlâ annemizin elini öpebilir, hâlâ duasını alabilir, hâlâ bir yetimin yüzünü güldürebilir, hâlâ başımızı secdeye koyup yıllardır söyleyemediğimiz ne varsa Rabbimize anlatabiliriz.
Allah bizden kusursuz olmamızı istemiyor belki de.
Kul olduğumuzu unutmamamızı istiyor.
Düştüğümüzde kime döneceğimizi bilmemizi, nimet verildiğinde kimin verdiğini hatırlamamızı, canımız yandığında yalnızca insanlara değil O'na da sığınmamızı…
Çünkü sonunda hepimiz döneceğiz.
Kur'an'ın insana bütün dünya telaşının ortasında hatırlattığı o büyük hakikat gibi..
“Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve şüphesiz O'na döneceğiz.”
Belki mesele ölmek değildir zaten.
Mesele, döneceğimiz yere nasıl döneceğimizdir.
Bir ömür dünyaya sarılıp Rabbimizi unutarak mı, yoksa dünyanın geçici olduğunu bilip emanete emanet gibi davranarak mı?
Bilmiyorum…
Sonbaharda dalından ayrılan bir yaprağa artık eskisi gibi bakamıyorum.
Çünkü düşünüyorum da yaprak belki gerçekten sıkılmıştı ağaçtan ve bahaneydi sonbahar.
Ama insanın bahanesi ne olacak?
Dünya mı?
Geçim derdi mi?
İşler mi?
Çocuklar mı?
Yorgunluk mu?
“Daha vaktim var” dediğimiz o meçhul yarınlar mı?
Bir gün bütün bahaneler bitecek.
Ve insan Rabbiyle baş başa kalacak.
İşte o gün keşke dememek için bugün başımızı kaldırıp gökyüzüne bakmanın, sonra biraz başımızı eğip kendi içimize dönmenin vaktidir.
Belki de Rabbimize söylememiz gereken çok uzun cümleler yoktur.
“Allah'ım, çok uzaklaştım ama yolumu unutmadım…” demek bile yeter bazen.
Çünkü yaprak için sonbahar bir son olabilir.
Ama kul için Rabbine dönüş, son değil; asıl başlangıçtır.
Yaprak sıkılmıştı ağaçtan, bahaneydi sonbahar…
Ben şimdi başka bir şey düşünüyorum:
Ya insan da dünyadan sıkılmıyorsa; ruhu, Rabbinden uzak kalmaya artık dayanamıyorsa?


